HASBELKADER (Kelimelerin Öyküsü-1)

Hasbelkader müdür oldu,” dedi Muzaffer Bey. “Oysa daha düne kadar alelade biriydi. Çay söylüyorum, sen de içer misin?” Karşısından ses çıkmadı. Kahveciye işaret parmağıyla bir ve karıştırma işareti yaparak kendine çay söyledi.

Muzaffer Bey emekli bir Türkçe öğretmeniydi. Kendi ifadesiyle maarif davasına uzun yıllar emek vermiş, yaş haddinden emekliliğine bir ay kala “Siz beni gönderemezsiniz, ben kendim giderim.” diyerek dilekçesini verip işini resmi olarak bırakmıştı. Resmiyette bırakmıştı bırakmasına ama fiiliyatta görevine devam ediyordu. Zira ne zaman birini yakalasa bıktırıncaya kadar ona Türkçemizin güzelliklerinden bahseder, yanlış yazılmış bir tabela görse dükkana girip dükkanın sahibini uyarır hatta Türkçe dublajlı filmleri izlerken yapılan anlatım bozukluklarından ötürü kanalı arayıp hatanın çeviriden mi yoksa orijinal dilinden mi kaynaklandığını öğrenmek isterdi. Şimdi de Bergama’da Bankalar Caddesi’nde bulunan tarihi Çınaraltı Kahvesi’nde oturmuş karşısındakinin melul bakışlarına aldırmaksızın konuşuyordu.

dd

“Beni anlıyorsun değil mi? Çünkü ben konuştuğumda genellikle insanlar beni ya anlamıyor ya da deli zannediyorlar. Kullandığım kelimelerden dolayı galiba. Yazılı tarihin en eski dönemlerinden kalan yazıtlara bakar gibi bakıyorlar sözcüklerime. Halbuki ben babasının –haydi dedesinin olsun- günlük hayatta konuştuğu kelimeleri kullanıyorum sadece. Mesela biraz önce söylediğim hasbelkader kelimesi. Şu arkamızdaki arastadaki insan yığınına sorsak kaçı bilir bu kelimenin manasını?”

Kahveci çayı getirip önüne bıraktı. Kırmızı beyaz desenli çay tabağı, üstünde iki yudumluk İzmir bardağı ve görüntüsünden bile acı olduğu anlaşılan tadı ile klasik bir kahvehane sunumuydu. Çayı şekersiz içtiği halde tadının acılığını tahmin ettiğinden bir şekeri ikiye bölüp çayına koydu. Böldüğü şekerin yarısını ve diğer şekeri masanın üstüne bıraktı. Çay kaşığını da çay tabağının kenarına yasladı. Çayından bir yudum alıp konuşmasına devam etti.

Hasbelkader diyordum. Çok ilginç bir kelime doğrusu. Başındaki “haseb” kelimesi Arapça’da saymak, addetmek anlamlarına geliyor.Harf-i tarif olan –el ile de kader kelimesine muttasıl olmuş.Anlamı ise barındırdığı kelime itibariyle “kader hasebiyle, kader icabı” demek. Daha ziyade “tesadüf veya rastlantı” yerine kullanılır hale gelmiş.”

dfdsfs

Çayını yudumlayarak muhatabına döndü.

“Bir şey istemediğine emin misin? Kınık Gazozu güzeldir, dilersen ondan ısmarlayayım?”

Cevap olarak karşıdaki Hacı Hakim Hamamı’nı izleyen donuk bakışlı bir çift gözden başkasını bulamadı.

“Aslında ben iki mananın da bu kelimeyi tam karşılamadığını düşünüyorum. Kader icabı denince günümüz insanının anladığı şekliyle bir kader akla geliyor. İnşallah kelimesi gibi kader kelimesi dilimizde değişime uğramış. Aslında inşallah demek “Ben bu işi yapmaya azmettim.Eğer Allah da izin verirse %80, %90 yaparım.” demenin adı iken bizde “Eh, belki yaparım. %20, bilemedin %30 ihtimalle olur.”demeye varmış. İşte kader de böyle. Bir tarafta insanın iradesini rüzgarın savurduğu kuru yaprak misali yok sayan Cebriye, diğer tarafta insanın fiillerini kendisinin yarattığını yani insanın kendi kaderini kendinin yazdığını söyleyen Kaderiye inanışı. Halbuki Ehl-i Sünnet inancına sahip bizler bu şekilde mi inanmalıyız? Kısaca söylemek gerekirse işin doğrusu şu şekilde olmalıdır: “İnsan ister, Cenab-ı Hakk da verir. Yani kul kâsib, Allah Hâlık’tır.” Binaenalyh kaderi Cebriye gibi anlarsak hasbelkader kelimesini de yanlış anlamlandırmış oluruz. Kaderimde varmış, alın yazım böyleymiş acziyetine düşer, matematikteki yutan eleman gibi, sıfır gibi, kendimizi hiçe indirgemiş oluruz.”

Soğumaya yüz tutmuş çayından bir yudum daha aldı.

“Öte yandan bu kelimeye tesadüf eseri demek de beni tatmin etmiyor. Sence bu dünyada tesadüf diye bir şey var mıdır?”

Sohbet arkadaşının “Bilmiyorum, bilmesem de olur.” bakışını “Biliyorum ama senden dinlemek hoşuma gider.”e yordu. Mesleğe yeni başlamış idealist bir öğretmenin heyecanıyla konuşmasını sürdürdü.

“Tesadüf ya da rastlantı… Eğer böyle bir şey varsa adaletsizlik olmaz mıydı? Tesadüfen zengin olmuş kişilerin yanında –sözüm meclisten dışarı- hayvan gibi çalışıp hala fakir olanların varlığını neyle açıklayabiliriz ki? Ötekinin torpili ne, berikinin suçu ne? Peki mübarek ne diyeceğiz o zaman dersen, tevafuk diyeceğiz. Biraz önce doğru kader inancından bahsettik. Dünya da imtihan yeri. O halde her şeyi gören, bilen ve idare eden Rabbü’l Alemin istediğini istediğine verir, istediği zaman da alır.Bize düşen varlıkta şükür, yoklukta sabır ile O’nun rızasını kazanmaya gayret etmektir.”

Durdu, sustu. Durduğu için sustu, sustuğu için durdu. Dünyada geçirdiği bir ömre, zamanın başka hızda aktığı yere göre bir ömre bedel bir suskunluk ekledi. Durduğu zaman zamanın duracağını, sustuğunda zamanın yavaşlayacağını umdu. Durmanın yahut susmanın –siz hangisini derseniz deyin- algısızlığı bitip karaya vurunca yeniden dünyaya döndüğünü fark etti. Ameliyattan çıkıp ayılmaya çalışan hasta gibi bir süre çevresine adapte olmaya çalıştı. Kendi ruh dünyasında onca şey yaşamanın verdiği durgunluğunu, karşısındakinin iç aleminde hiç bir şey yaşamamaktan kaynaklanan donukluğuna senkronize etti. Beyninde kurduğu en son cümleleri, beyninde kurup ağzından teleffuz ettiği en son kelimeleri, ağzından çıkıp bir kısmı yine beyin boşluğunda yankılanan en son harfleri hatırlamaya çalıştı. Bunu başardığında da usuldan konuşmaya başladı.

“Evet evet, ne kader ne tesadüf. Bence hasbelkader kelimesi şöyle tanımlanmalı: “Gayret ve çaba gerektirmeden meydana gelen.” Kısa ve öz. Kişinin çalışmasına bağlı olmaksızın elde ettiği nimetleri anlatmak için kullanılmalı bu sözcük. Kulağa güzel geliyor değil mi?Hiç emek sarf  etmeden zenginler arasına girmek, makam-mevki sahibi olmak, güzel bir evlilik yapmak, okulundan mezun olmak… Bunlar olmayan şeyler değil lakin işin kötü tarafı elde edilen şeylerin kıymetinin bilinmemesi. Hatta daha vahimi kişinin kendini “bir şey” zannetmesi. Bilirsin, iki koyuna mukayyet olamayacak biri hasbelkader güvenlik görevlisi olsa kendini emniyet genel müdürü zanneder. Hasbelkader muhtar olmuş bazı insanlar kendini rolüne öyle kaptırıyorlar ki sanırsın içişleri bakanı. Hele şu kadar kalabalığa bir bak. Hasbelkader insan olarak doğmuşlar ama kaçı senin kadar iyi dinleyicidir ki?”

O zamana kadar başı ayaklarının arasında,  kulakları ve gözleri ise aşağıda olan sokak köpeği Muzaffer Bey’e döndü. Sanki kendisinden bahsedildiğini anlamış, sanki kendisine önem verildiğini hissetmişti. Arada bir bu kahvehaneye uğrardı ama daha önce hiç bu adama rast gelmemişti. Ona yiyecek de ikram etmemişti ama ninni gibi gelen sohbeti onun hoşuna gitmişti. Ağzını kocaman açıp esnedi. İnci gibi dizilen dişleri, uzun ince yola benzeyen dili ortaya çıktı. Vakit akşama yaklaşmıştı fakat adam konuşmaya devam edecekti galiba. Hoş, kendisinin yapacağı bir şey yoktu ya, sabaha kadar dinleyebilirdi. Başını yeniden yere koyup gelip geçenleri izlemeye koyuldu.

ssss

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s