HASBÎ OLMAK (Kelimelerin Öyküsü-2)

Saatime baktım, ezana daha 40 dakika vardı. Cumadan önce biraz vaaz dinlerim diyerekten abdestimi alıp temiz çoraplarımı ayağıma geçirdim.  Dikkat etmek lazım tabi. Sonra birileri çıkar, İslamiyet denince aklıma çorap kokusu geliyor der de bu mevzuda Allah katında ben de mesul olurum maazallah. Bizde soğan sarımsak yedikten sonra camiye gelinmeyeceğini herkes bilir de kokan çorapla gelinmemesi gerektiğine dikkat eden nedense pek bulunmaz. Hatta sigarasını söndürdükten hemen sonra camiye girip de namazın farzında yanıma denk gelen şu pis koku yayıcıları yok mu, işte onlara tam ifrit oluyorum. Namaz kılarak Cennet’i ümit eden ben, o adam yüzünden namazın ortasında Cehennem’i yaşıyor gibi oluyorum. Bak, düşünmek bile burnumun direğini sızlattı. Durup dururken nereden geldiyse aklıma şimdi?

indir

 

Tam evden çıkacaktım ki babamın sesi geldi: “Namaz çıkışı beni bekle. Manavdan alınacaklar var. Gelirken onları taşı da bir işe yara bari.” Lâ havle çekip cümle kapısından  çıkarken evdeki son çocuk olduğuma bir kere daha esefleniyordum. Abim ile ablam 2 sene arayla doğmuşlar. Ben ise onlardan 9 sene sonra dünyaya gözlerimi açmışım. Annem, “Bu ikisi büyüyüp gittiklerinde yanımızda bize bakacak biri kalsın bari” diyerekten beni dünyaya getirmiş. Tekne kazıntısıyım anlayacağınız. Bu yüzden de benden beklentileri büyük. Beklentiyle çocuk mu yapılır Allah aşkına? Dünyadaki en saf sevgi anne sevgisidir diyorlar ama benim bu konuda şüphelerim var. Keşke Reşat Nuri Gültekin’in  “Çocuktan, evlattan saadet beklemek çok boş bir hayalmiş.” sözünü onlara bir şekilde aktarabilsem! Yaprak Dökümü’nü okumazlar. Dizisini izleyebilirler ancak dizide de böyle bir kelime geçer mi, geçerse de fosforlu kalemle üstünü çizebilir miyim, emin değilim.

0000000052645-1

Sarraf Kamil Abi’nin dükkanının önünden geçerken başımla selam verdim. O da aynı şekilde mukabele etti. İyi anlaşırdık Kamil Abi’yle ama selamdan fazlasını beklemek; hal hatır sormak, işler-güçlerden bahsetmek, hasbihal etmek anlamsız olurdu. Zira müşterisine çıkardığı çeyrekliği kutusuna koymakla meşguldü ve sırada bekleyen müşterileri vardı. Zaten altın işi ne zaman bitmiş ki? Her daim revaçta canına yandığım. Hele o düğün denilen ekonomi canavarları yok mu, insanı madde(te)n de manen de yiyip tüketiyor. Şu anda alışveriş yapan zavallı da belki akşam katılacağı cemiyette takmak için alıyordur hediyelik altınını. Hani şu altın, bilezik gibi bimislü paha (!) takıları getirip düğün fotoğrafçısına sırıtarak poz verdiğimiz, mecburiyetten de olsa mutlu, neşeli olduğumuz/göründüğümüz cemiyetleri kast ediyorum. Takı dediğin hediyedir, öyle de olması lazımdır ama  gel gör ki bizde zinhar hediye hüviyeti kazanamaz. Çünkü altın bizde ya ileride almak üzere yatırım amaçlı olarak takılır ya da daha önce emaneten kendine verilen  takının iadesidir. Birinci guruptakiler kendi yapacağı cemiyette, verdiği altınları hesap ederek kâra geçmenin peşindeyken ikinci gurup bu ay çıkan sürpriz masrafın açtığı gediği nasıl kapatacağını düşünür. Toplumda cari olan ve fakat yazılı olmayan antlaşmanın bilmem kaçıncı maddesi de bunun için düzenlenmiştir zaten. Buna göre kan veya gönül bağı bulunan birine altın vb. takı takmamak ayıp sayılır. Hele ki kendine altın getirene cemiyetinde en azından altın takmamak ise şiddetle kınanmayı hak eden bir davranıştır. Bencilliğin, menfaatperestliğin bu kadarına da pes.

Hadi onlar neyse de, sevenler bile karşılık istiyorlar ya sevgilerine, daha ne olsun? “Ben seni seviyorum ama dur bakalım, sen de beni benim seni sevdiğim kadar seviyor musun ?” kıyası Şeytan’a bile taş çıkarıyor. “Ben ateştenim, Adem ise topraktan. Ateş topraktan üstündür o halde ben de Adem’den üstünüm.” diyerek secde etmeyen o mel’unun bu konuda bizden alacağı çok ders daha.

Adem (as) vesilesiyle tüm peygamberlere selam ederken  Adem Amca’nın dükkanına varmıştım bile. Kapısında “Cumaya gittim.” yazısı sallanıyordu. Babam küçüklüğünden beri  bu yazının her Cuma hatta dükkanda olmadığı bazı zamanlarda bile olduğunu söylerdi. Bu icadın ona ait olduğundan bile şüphelenirdi. Adem Amca eskiden zincir marketlerin olmadığı zamanlarda mahallenin eksiği gediği; gıdadan hırdavata, tuhafiyeden züccaciyeye ne ihtiyacı varsa her şey bulundurduğu bakkal dükkanıyla başlamış işe. Veresiye defterleri senetlerle bir olup belini bükünce lokantaya çevirmiş dükkanını. Aşçı karısı olmuş, garson kendisi. Bir zaman sonra yine düzeltmiş işlerini. Hayli mal varlığı var şimdilerde. Caminin 5 vakit daimi müdavimlerindendir kendisi. Hacca gitmişliği bile vardır. Gerçi pek iyi şeyler konuşmazlar onun hakkında. İyi desinler diye hacca gitmişmiş de, bak namaz kılıyor, dürüst adamdır deyip ondan alışveriş yapsınlar diye camiye geliyormuş da falan filan. Doğruluğunu yanlışlığını bilmem ama ibadeti de Allah rızası için yapmayacaksa daha neyi içten gelerek, gönülden gelerek yapar ki insan?

Mahallemizin camisine vardığımda içeride vaaz eden Ali Hoca’nın sesi hoparlörlerden  dışarıya yansıyordu. Ayakkabılıklarda yer kalmadığı için çıkardığım ayakkabımı halı ile ayakkabılık arasındaki mermerde boş bir yere bıraktım.  Safları dolmaya başlayan camide hocayı görebileceğim boş bir yere oturdum.  Ali Hoca hararetli bir şekilde sohbet ediyordu:

f1f35ba23c0f31106493bc0c0c959668

“Yaptığımız işler hasbeten lillah olmalı kardeşlerim. Yani amellerimizin karşılığını yalnız Allah’tan bekleyerek yapmalıyız. Eşimizi Allah için sevmeli, evlatlarımızı Allah’ın rızasını kazanmaya bir vesile addetmeliyiz. Dini hayatımızdan sosyal hayatımıza her şeyde Allah’ın rızasını gözetmeliyiz ki bir değer kazansın. Bizler balık bileceği için değil Halık bileceği için iyilik yaparız. Cehennemden korktuğumuz için, Cennet’i ümit ettiğimiz için değil sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için secde edip göz yaşı dökeriz. Yunu Emre ne hoş söylemiş:

“Cennet Cennet dedikleri

Bir kaç köşk ve huri

Ver onlara istediklerini

Bana seni gerek seni.”

Biz hocalar da çuvaldızı kendimize batırmasını bilmeliyiz öncelikle. Mesela ben hoca olarak fakir fukaranın mevlüdüne, cenazesine zoraki katılırken zenginin davetine koşarak gidersem bu işi karşılıksız yaptığımı kim söyleyebilir? Sonra “Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme!” sözünün sağlamasını yapmış olurum ki ind-i ilahide bu vebal bana yeter, yeter de artar bile.

Ezan-ı Muhammedi okunmaya başlandı. Müezzin Efendi rast makamının hakkını veriyordu doğrusu. Ezanı işiten cemaatin toparlanmasına fırsat veren Ali Hoca tok sesiyle devam etti:

“Güzel insanlar! Şu işittiğimiz ezanın cümlelerine kulak verelim. Ne diyor ilk cümlesinde? Allahü Ekber, değil mi? Daha başında Allah’ın yüceliğini dünyaya ilan ediyor. Bizler de her gün beş defa şahit oluyoruz, tasdik ediyoruz  ama daha sonra küçük kişilerden bir şeyler bekliyoruz maalesef. La ilahe illallah diyoruz lakin gönülden gelerek değil. Halbuki en büyük ve de tek büyük kabul ettiğimiz Rabbimize, karşılıksız verdiği nimetler karşısında karşılıksız boyun eğmeliyiz. Hasbi olalım kardeşlerim, hasebi değil. Hasbi olalım ki hesabı çetin o hesap gününde hesabımız kolay olsun. Allah, cümlemize rızasına muvafık işler yapmayı, yaptığımız işleri de ancak ve ancak O’nun rızası için yapabilmeyi nasip eylesin. Veselamün alel murselin. Velhamdülillahi rabbil alemin el-Fatiha.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s