BABA OLMAK

baba-cocuk-iliskisinin-boyutunu-cinsiyet-belirliyor-53252-1262016131901

İnsanın hayatta yaptıklarının temel amacı mutlu olmaktır. Duyguları, düşünceleri, davranışları, yönelimleri, hedefleri, istekleri ve kaçındıklarıyla varmak istediği nihai nokta o limandır. Psikopat seri katiller bile öldürme eyleminden haz aldıkları için suç işlerler.

Tabi bu mutluluğun da dereceleri var. Örneğin aç bir insanın karnını alelacele bir yemek ile doyurmasındaki mutluluk indeksi ile sevdiği bir yemekle ziyafet çektiğindeki mutluluk indeksi çok farklı olacaktır. İnsanın bu mutluluk çıtasını had safhaya çıkaran olaylardan biri de herhalde çocuk sahibi olmaktır. Zira insanoğlu var olduğundan beri devam edegelen bir olaydır. Hem de en fakirinden en zenginine; peygamberinden inanmayanına dek her kesimi içine alan bir olgu olarak…

Baba olmanın bir öncesi olan hastane, mekan kavramını yeni boyutlara taşır. Doğumhane ya da ameliyathanenin önünde beklerken duygular bir kasede karışır ve bunu kokteyl tadında yudumlarsın. Aşırı dozda heyecan, bir tutam korku, biraz tedirginlik, yüreğin kalıbına göre şu kadar sevinç… Doğumhane kapısının önünde volta atarsın, öylece boş duran koltukların bir sağa bir sola gergef işleyen bakışları arasında. Bir çok soru işareti gelip aklının göbeğinden kancasını takar. Ne zaman, nasıl gibi zarflar; acaba, yoksa tarzında tereddütler insanı yer bitirir.

Hele dünyaya açılan o kapı önünde seninle aynı kaderi paylaşan başka baba adayları varsa birden o hiç tanımadığınız ve büyük ihtimalle bir daha karşılaşmayacağınız o insanlar yakınlık hissedersiniz. Sempati duyarsınız çünkü empatinin zirvesindesinizdir aynı zamanda. Telepatinin varlığının ispatıdır o anlar. Ya da Hoca Merhum gibi “eşekten düşeni anlayabilme” hali de diyebilirsiniz siz buna.

Kadınlar erkekler gibi değil. Kadınlar daha hamile kaldığı andan itibaren etkilenmeye başlıyorlar: “Özel günleri” ayda bir yaşarken artık her günleri “özel” oluyor. Hormonlar alt üst oluyor ve bu duygu, düşünce ve davranışlarına da yansıyor. Vücutlarında o ana kadar yaşamadıkları ve kalıcı olabilen değişimler (kilo, çatlaklar…) geçiriyorlar. Bebeğin her hareketini hakkal yakîn yaşıyorlar. Doğumla beraber acıların benzersizini tadıyorlar.

Erkekler ise doğumdan önce en fazla bebeğin tekmelerini hissediyor ki o da dıştan. Bu yüzden doğumdan sonra kucağına çocuğu verilince ilk defa somut bir etkileşime giriyor. Sesini, kokusunu duyabildiği, tenini hissedebildiği, kendini görebildiği kanlı-canlı, ete kemiğe bürünmüş bir varlıklar karşılaşmanın heyecanını yaşar. Dokuz ay boyunca kendine anlatılan masal kahramanı, hayal dünyasından fırlayıp gerçek yaşamın tam ortasına düşüvermiştir birden. Soğuk duş etkisi yapan bu ilk karşılaşmanın ardından baba ile çocuk arasında bir sevgi köprüsü açılır. Bağlanmanın gerçek anlamda başladığı an işte o andır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır ve olmaz da.

Baba olunca çocuğuna öyle bir sevgi besliyorsun ki kendin bile hayret ediyorsun. Şöyle ki; önceden geceleri tuvalete iki defa kalkınca bile bundan rahatsızlık duyuyordum. Hele bu kalkışlardan biri sabah kalkma vaktine yakın ise daha da üzülürdüm. Oysa şimdi geceleri kaç defa uyandığımı, uyandıktan sonra ne kadar uyanık kaldığımı/kalacağımı bilmezken yine de halimden şikayetçi olmuyorum. Sen defalarca uyan hiç önemi yok; yeter ki o masum yavru ağlamasın. Senin gecen ile gündüzün aynı olmuş ne fark eder; varsın o şirin yüzlü bebek aç kalmasın, altı ıslak uyumasın.

Kime benziyor bu çocuk, burnu aynı babası, teyzesine çekmiş, tıpkı annesi… Bu tarz cümleleri başta akrabalar olmak üzere bebeği ilk defa gören ve görmeye gelen herkes kullanır. Her ne kadar klişe de olsa bir erkek “Bu çocuk aynı babası” gibi cümleler duymaktan çok hoşlanır. Hele birkaç kişiden aynı tepkileri alırsa koltukları kabarır, ağzı ikamet adresini kulaklarına taşır. Ben yaptım, bu çocuk benden havalarına girer.

İnsandaki bu çocuk sevgisinden hareketle bir şeyi fark ettim. Çocuğunu bu kadar seven insanın, başına gelen en küçük şeyde bile ondan fazla canı yanıyor. Saçının teline dahi zarar gelmemesi için bunca üzerine titrerken ya yavrusu vefat etse ne kadar üzülür? Dünya üzerinde bu sorunun cevabını verebilecek var mıdır acaba?

Siz bu sorunun cevabında boğulmadan ben bir dalga daha göndereyim üzerinize. Peki hiç peygamberimiz (sav)’i bu yönüyle düşündünüz mü? Üç erkek evladını henüz küçükken kaybeden, yedi çocuğundan altısını kendi elleriyle defneden bir baba olduğunun ne kadar farkındayız? Günümüzde sadece bir çocuğunu bile kaybeden biri çocuğuyla beraber aklını da kaybedecek duruma gelirken altı çocuğu kendinden evvel vefat eden birinin hali kim bilir nice olur? Her haliyle bize örnek olan Efendiler Efendisi (sav)’i bir de bu yönüyle bakmakta sanki biraz eksik kalmadık mı? O’na (sav) inanmasa bile olaylara objektif olarak bakabilen birisi sadece bu yönüne bakarak O’nun (sav) yüceliğini anlamaz mı?

Yine bu sevgiden hareketle fark ettiğim bir nokta daha var. Geceleri ufak bir mızıldanmasıyla uyanıp saatlerimi, günlerimi ona harcadığım, işlerimi ona göre ayarladığım, en ufak rahatsızlığında her şeyi seferber ettiğim, en küçük gülüşüne hiç bir şeyi değişmeyeceğim bir varlığın sevgisi beni adeta deliye çeviriyor. Halbuki beni bana veren, bana o evladı veren, onun sevgisini veren Rabbimi o kadar seviyor muyum, şüpheliyim. Şimdiye dek kaç defa gece kalkıp Rabbimi özlediğimi dile getirdim? Şu ana kadar O’na isyan edip O’nu üzdüğümden dolayı gözyaşı döktüm? Bana verdiği sayısız nimetler karşısında secdeye kapanıp teşekkür ettim mi hiç? Çocuğumla konuşmaya çalıştığım gibi Kelamullah’ı açıp Rabbimle konuşmaya gayret ediyor muyum? Namazlarımı mı günlük işlerime göre ayarladım yoksa tam tersi mi? Hesaba çekilmeden önce kendimi hesaba çektiğim ve cevabı hep olumsuz olan bu sorular karşısında yine de kullarına pek merhametli olan Cenab-ı Mevla’nın affını istemekten başka ne yapılabilir ki?

Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde imtihan edileceğimizi ve bu imtihanın özellikle sevdiğimiz şeylerden olacağını bildiriyor. Evlat ile imtihanda bu bağlamda imtihanların en çetinlerinden biri olarak görünüyor. Peygamberimiz (sav) gibi evladını maddi anlamda kaybetmek olduğu gibi Nuh (as) gibi –hafazanallah- manen kaybetmek de var ki bu daha acı. Böylesine ağır imtihana çekilmek pek az kişinin taşıyabileceği bir yük galiba. Öyleyse bizler de Rabbimizin rahmetine sığınalım ve Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’nin öğrettiği şu duayı okuyalım:

“Ya Rabbi! Biz imtihan ehli değiliz, bizi imtihan etme! Habibinin iltimasıyla bizi bu alemden imtihansız olarak göçür. Amin.”

Reklamlar

BABA OLMAK” üzerine bir yorum

  1. Geri bildirim: B-A-B-A | Sofuzade

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s