ÇOCUKLUĞUMUN ŞEHRİ

O zamanlar küçük bir çocuktum, 92 yazında, ayların en sıcağı ağustosta. Annemin “İsmi Enes olsun.” demesinden bu yana dünya güneş etrafındaki onuncu seferini henüz tamamlayabilmişti.

Kaldığımız yer nüfus sayımında zorla sayı eşiğinden geçirilip siyaset yoluyla ilçeye dönüştürülmüş bir kasabaydı. Arkadaşlarımın çoğunun tarlada işleri olduğundan görüşmek pek mümkün olmuyordu.Babam sabah gidip eve akşam dönen sıradan bir memur, annem  kendi halinde bir ev hanımıydı. Annemin küçültülmüş hali diyebileceğimiz Elif ablam (o yörenin tabiriyle “abam”) ise ev işlerinde anneme yardım eder, sair zamanlarını ise umumiyetle resim çizerek geçirirdi. Çizdiği resimler daha çok hayal ettiği elbiselerin tasarımları olurdu. Etekten bluza, abiyesinden aksesuarına kadar detaylıca çizip yine hayali mankenine giydirdiği tasarımlarını boyaları ile renk cümbüşüne dönüştürürdü. El işi iğne-oya, dikiş-nakış gibi şeylere eli yatkındı. Benim söküklerimi genellikle o diker, eski ve küçük gelen elbiselerimi kendi tasarımlarına malzeme yapardı. Televizyonda magazin haberlerinde gördüğü kadarıyla da modayı takip ederdi. Şimdi sahip olduğu kendi butik mağazasının temellerini o günlerde attığını nereden bilebilirdim ki?

Okulu neredeyse unutup bir daha hiç gitmeyecekmişim gibi gelmeye başlamıştı artık. Güneşin sanki 7/24 mesai yaptığı o uzun, o sıcak günler bir o kadar sıkıcıydı. Çarşaf gibi düzgün ve en küçük salınımlara bile mahal vermeyecek kadar durgun bir gölette sıkışıp kalmış balık gibiydim. Rutinliğin kölesi olmuş, kölelerin rutinliğini yaşıyordum. “Hayat nasıl da geçiyor, zaman hiç geçmezken.” diyen şairi henüz tanımıyordum ama sonraları bu sözü beni görüp de mi söyledi acaba diye hep düşünmüşümdür.

Bir cuma akşamı yemeğin ardından koca bir karpuz dilimini dişlemekle meşguldüm. Akıta akıta yemeden tadı çıkmıyordu mübareğin. Bu sırada babam haftasonu Denizli’ye gideceğimizi söyledi. Pazartesi günü için izin alarak haftasonu ile birleştirmişti. Babamın bu söylediklerine benim tepkim karpuzun bol sulu ve kırmızı renkli şerbetini ağzımı şapırtarak mideme akıtmak olmuştu.

Ertesi gün sabah namazını kıldıktan sonra yola çıkmış ve kuşluk vaktinde amcamların evine varmıştık. Amcamların kooperatif yoluyla yaptırdıkları ev bittiği için yeni evlerine taşınmışlardı. Biz de onlara “hayırlı olsun”a gelmiştik.

Kooperatif usulü  ev sahibi olmak 90’larda pek yaygındı. “Dünyada mekan, ahirette iman” diyen yurdum insanı çoğu şehirde böyle kooperatifler kurmuştu. Bazıları bir türlü bitmek bilmemiş ve mağdurlar kervanı oluşmuştu. Allah’tan amcamın girdiği kooperatif üç yıl gibi kısa denebilecek bir sürede apartmanları bitirmiş ve evleri sahiplerine teslim etmişti. Amcam kooperatife yazılırken babama da teklif etmiş, “İsmail gel sen de gir. Henüz çocukların küçük. Şimdi aldın, aldın. Yoksa ileride zor ev sahibi olursun.” demişti. Babam ise araba sevdası yüzünden bu teklifi geri çevirmişti. Zira bir gazetenin kuponla vereceği sıfır model arabaya göz dikmişti. O günlerde gazeteler araba dahil kuponla bir çok şey veriyordu okurlarına. Kaset, müzik seti, televizyon, bisiklet, mutfak aletleri, beyaz eşya ve daha bir sürü şey. Şu anda evinde hiç kullanmadığı ansiklopedi yığını bulunan bir çok insan kütüphanesinin en hantal kısmını bu kupon kültürü sayesinde oluşturmuştur. Günümüzün internet üzerinden alışveriş çılgınlığının ve kredi kartına taksit imkanlarının atası da yine bu kuponlardan başkası değildir.

5d089da9421d6890a5a1967f8fe9b458

İşte babam da kupon toplayarak klimalı, 5 vites beyaz bir Şahin almıştı. Bu araba ile diğer çocuklara hava atmışlığım çoktur. Trafikteki ilk cezamı da ehliyetsiz araba kullanmaktan yediğimde bu arabanın şoför koltuğunda oturuyordum.

Amcamların evi sekiz katlı bir binanın altıncı katındaki karşılıklı iki daireden biriydi ve asansörle çıkılıyordu. Zaten çok katlı bina olması bile beni etkilerken bir de asansörün olması benim için ayrı bir mutluluk vesilesiydi. Ev soba ile değil kaloriferle ısınıyordu. Kalorifer sobanın aksine tüm odalarda eşit ve sıcak bir hava oluşturarak çocukların bile ev içinde rahatça dolaşmalarına imkan veriyordu. Geçmişte kralların saraylarında bile bulunmayan kalorifer, bizim için bile şükrünün edası gayrı kabil bir nimetti. Üstelik salonda yemek masası bulunması eve lüks bir hava katıyordu. Balkon ise hiçbir şehirde görmediğim –hala da sadece Denizli’ye mahsus olduğunu düşündüğüm- genişlikteydi.  Amcamın bu yeni evini ve daha sonra gezerken şehirde gördüğüm diğer arabalarla bizimkini kıyaslayınca “Babam keşke amcamın teklifini kabul etseymiş!” diye hayıflandığımı bilirim.

Güneş hararetini kaybetmiş, gölgelerin boyu cisimlerin boyunun iki katına yaklaşmıştı. Amcamın büyük oğlu Ali Abi okulunda arkadaşlarıyla basketbol maçı yapacaklarını söyledi. Amcam:

– Kardeşinle Enes’i de yanına al. Atari salonuna götür de eğlensinler biraz.

Ali Abi on altı yaşındaydı. Bana “Emmoğlu, senin için şarkı bile yazılmış” diye takılır bu da benim hoşuma giderdi. Kardeşi Mehmet ise benden bir yaş büyüktü. Yaşça akran sayılsak da Mehmet’le abisi kadar samimi olamazdık. Köy gibi bir yerde yaşadığımızdan ötürü beni küçümsediğini düşünürdüm.Kuzenimdi; küsme, kavga etme gibi bir lüksüm yoktu. Halini hatırını yine sorar ancak akrabalığın gerektirdiği ilişkinin bir fazlasını yapmaya kendimi mecbur görmeyebilirdim sadece.

Apartmandan inerken Ali Abi bana döndü.

– Yüreyerek gidelim mi? Böylelikle etrafı görür, gezmiş olursun. Dönüşte dolmuşa bineriz.

Benden kısık bir “Olur” çıktı. Mehmet’in ise bakışlarından bu cevaba “olur” vermediğini görebiliyordum.

Biraz yürüdükten sonra önümüze semt pazarı çıktı.

-Burası haftalık alışverişimizi yaptığımız Cumartesi Pazarı, dedi Ali Abi. Yanımdan ayrılmayın, kaybolursunuz.

Ali Abi’nin pazar dediği yer, bizim oturduğumuz ilçenin pazarına teğet bile geçmiyordu. Bu pazarsa bizimki neydi? Bir futbol sahası büyüklüğüne belki ulaşan bizim pazar rezidans yanındaki gecekondu gibi kalmıştı gözümde. Pazarda birbiriyle atışan, müşterilere laf atan pazarcılar, tekerlemeyle türküyle satış yapan cazgırlar, pazarın aragezeni seyyar satıcılar vardı. Ayrıca daha önce hiç tatmadığım ismi bence meçhul muhtelif yiyecekler görmüştüm. Mesela büyük yumurta ebatlarında ve düzgünlüğünde tüylü patatesi andıran “şeyler” acayipti.  Üstündeki yaprakları palmiyeye kendisi el bombasına benzeyen meyve -galiba meyveydi- Havai ya da Tahiti benzeri tropikal dansçıları anımsatmıştı. Yaklaşırken kokusuyla varlığını hissettiren balıkçı tezgahlarında ise bir ara babamı göreceğim diye korktum. Bacağı kafasında bir garip mahluk olan kalamar, denizlerin kolu kancalı korsanı istakoz, filmlerdeki insan yiyen devasa ahtapotların tersine insanların yediği ahtapotlar, kızıl derili boncuk gözlü karides, kiloda kuzu ile yarışan devasa balıklar… Fiyat etiketleri olmasa ne olduklarını asla bilemezdim. Burası apayrı bir dünyaydı.

Pazardan çıkmak hayli zaman aldı. Pazardaki insan trafiği yerini caddedeki taşıtlara bırakmıştı. Şehriçi belediye otobüsleri trafiği yavaşlatıyor dolmuşlar da buna eklenince trafik aksama noktasına geliyordu. İnsanlar bu trafiğin kenarında karınca misali o tarafa giden bu tarafa gelenlerle doluydu. Kaldırımlara bu kadar yayanın yükünü çektiği için mi kaldırım denmişti, merak ettim. Kaldırımların bittiği noktada ise dükkanlar başlıyordu. Dükkanlarda trafik yoktu ama dışarısı kadar hareketliydi. Hatta bir dükkanda kendiliğinden açılıp kapanan kapıyı gördüğümde bakakalmıştım. Biri dükkana gireceği ya da çıkacağı zaman kapı her nasılsa eşit bir şekilde sağa ve sola hareket ediyordu. Kişi geçince de aynı düz istikamette yeniden kapanıyordu.

– Otomatik kapı diyorlar bunlara, dedi Mehmet. Yanına biri yaklaştığında algılıyor ve açılıyor.

– Peki hiç sıkışan olmuyor mu? Ezilen, eli kolu kopan falan?

Söylediklerime güldü.

– Evet, sensörler geç kaldığı için bazen sıkışan olabiliyor ama pres makinası değil ki bu. Tehlikeli sonuçlar doğurduğu nadir görülüyor. Bunu boşver, sen hiç yürüyen merdiven gördün mü? Şehir dışında bir alışveriş merkezi var, iki katlı hem de. Katlar arasında yürüyen merdivene biniyorsun, o seni indirip çıkarıyor. Çok zevkli bir şey. Ama hiç binmemişsen biraz zorlanabilirsin. Çünkü ilk adımını atarken dengeni sağlaman gerekiyor.

Mehmet’in anlattıklarını şaşkınlıkla, biraz hayranlıkla belki ondan bir fazlası kıskançlıkla dinliyordum. Şehirlerde teknolojinin kırsal yerleşimlere göre fersah fersah ötede olduğu aşikardı. Belki on-on beş sene sonra bunlar sıradan bir ilçede bile olacaktı ama bu defa şehire yeni teknolojiler gelecekti.

Bir defasında babam çalıştığı kurumun kendisini Ankara’ya toplantıya gönderdiğinden bahsetmişti. Kurumun ayarladığı oteldeki odasına girdiğinde ışıkları bir türlü yakamadığını çünkü ışığın düğmesini bulamadığını anlatmıştı. Epey uğraştıkça sonra yan odadaki arkadaşından yardım istemiş. Arkadaşı gelip odanın kartını bir yere takınca ışıklar kendiliğinden açılmış. Kart olmadan elektrik devreye girmiyormuş. Odanın televizyonunun, klimasının çalışması hep bu kartın takılı olmasına bağlıymış.Babamın yaşadığı bu olayı dinlerken ondan daha çok biz hayret etmiştik.

Biraz sonra sinemanın bulunduğu pasajın içine girdik. Pasaj hafif karanlık, köhne bir yerdi. Sinemanın locasının girişinde gişeler ve kapı bulunuyordu. Gişelerin karşı duvarındaki panoda vizyondaki filmlerin ve gelecek olan yapımların afişleri asılıydı. Locada bistro masaların etrafına öbeklenenlerin  neşeli sohbetleri gülüşlerine yansıyordu. Arada bir filmin başladığını veya devam edeceğini bildiren anonslar yapılıyordu. Bu anonslardan sonra bir telaş başlıyor, sinemaya gelenler locada bulunan kantinden aldıkları patlamış mısırlarla filmi izleyecekleri salona doluşuyorlardı. Salonlardan gelen yüksek uğultu içeridekilerin ne izledikleri hakkında merak duygusu uyandırıyordu.

Mehmet:

– Arada bir geliyoruz buraya. En son okuldaki arkadaşlarla geldik. “Batman Dönüyor” diye bir film vardı. Kocaman, devasa ekranda aksiyon filmlerini izlemek bir başka oluyor. Dört bir yanındaki güçlü ses sisteminden gümbür gümbür gelen seslerle insan kendini filmin içinde hissediyor. Başkasını bilmem ama ben durağan filmleri izlemek için sinemaya verilen paraya acıyorum.

batmanreturns

Hiç sinemaya gitmediğime mi daha çok üzülmeliydim yoksa Mehmet’in karşısında kendimi ezik hissedişime mi? Belki hiç birine üzülmeye değmezdi ancak ben her ikisi için de üzülmeyi seçmiştim. Renkli televizyon yayınlarının benim yaşımdan küçük olduğu ve TRT dışında özel kanal sayısının bir elin parmağını geçmediği o günlerde sinemanın benim için ne anlam ifade ettiğini çocukluğu seksenlerde geçenler daha iyi bilebilir. Hoca Merhum’u anlamak için damdan düşmenin şart olması gibi.

Pasaj çıkışında Hacı Şerif’ten dondurmalı irmik helvası yediğimizi hatırlıyorum. Sıcacık helvanın sarmaladığı soğuk dondurmayla uyumu damakta muhteşem bir tat oluşturuyordu. İsteğe bağlı olarak sıvı tahin de eklenebilirdi. Hem yazın hem kışın yenebilecek nadir tatlılardan biriydi dondurmalı irmik helvası.

Pakete giren yiyecekler çocukların daima ilgisini çekmiştir. Çocuklar bahçedeki meyveyi yemez, bakkaldaki meyve suyunu ister. Annesi mısır patlattığında burun kıvırır, paket halinde satılan “popcorn”u yığınla para verip yer. Lakin dondurmalı irmik helvası böyle değildi. Evde helva yapmak yorucu, dondurma yapmak meşakkatliydi.Dolayısıyla evde yapılışının zorluğu ve kap içinde sunulmasının birlikteliğinden yetişkinlerin bile cazibesine kapıldığı bir lezzet ortaya çıkıyordu.

Ali Abi “Mehmet, siz buradan kendiniz gidebilirsiniz. Zaten hemen şu arka sokakta. Ben okula gidiyorum. İşiniz bitince okula gelirsiniz eve beraber döneriz.” dedi. “Şu parayı da alın.” diyerek amcamın bizim için verdiği parayı uzattı. Mehmet parayı alıp cebine koydu. Başıyla bana işaret etti: “Hadi biz gidelim.”

Caddeyi arka sokağa bağlayan yola saptık. Yaklaşık 50 metre sonra arka sokağa çıkmıştık bile. Arka sokak dediğime bakmayın, bizim ilçenin mecburiyet caddesinden bile daha işlekti. Aperatif yiyecek satan dükkanları ve şatafatlı kafeleriyle genç kesime hitap eden havası vardı. Ali Abi’nin yaşlarında liseli guruplar, çocukluktan çıkmış ama olgunlaşamamanın ergenliğinde sıkışıp kalmanın verdiği tavırlarla kendini ele veriyorlardı. Üniversiteli erkeklerin uzun saç, küpe, dövme, kızların ise evden ve evdekilerden uzak olmanın verdiği rahatlıkla makyaj ve elbiselerindeki aşırılık dikkat çekiyordu. Bu haliyle üniversiteli olmak eğitiminden ziyade içerdiği serbestlik ve sosyal hayatıyla liselilerin hayalini süslüyordu. İster eğitimiyle  – ilkokulundan üniversitesine- ister sosyal yaşamıyla  -öğrencisinden siviline- şehirler, sunduğu olanaklarla ülkelerin en gelişmiş yerleriydi.

Çok değil, yüz metre sonra gideceğimiz yerin tabelası göründü: “Tombik Atari Salonu”

-Normalde izin vermezdi babam, dedi Mehmet. Fakat sen varsın diye kıyak yaptı bize. Bazen haftalık harçlığımı burada bitirdiğim olur. Hatta bazen okulu kırıp buraya geliriz arkadaşlarla. O zaman babam çok kızar.Öbür haftaya kadar harçlık da vermez. Ben de bir sonraki haftaya kadar okulda ondan bundan otlanırım. Bir dahaki sefere tadında bırakmak için kendi kendime söz veririm ama nerde? Bir kere başladı mı bırakamıyor insan. Bu da bir tür bağımlılık gibi.

Cebindeki paraları çıkardıktan sonra:

-Neyse ki hayli paramız var. Bununla epey jeton alabiliriz. Gel haydi.

Oyun kültürü zar zor aldırttığı tetristen öteye geçmeyen benim için atari salonuna girmenin Neil Armstrong’un aya attığı adımdan farkı yoktu.

Merdivenlerden aşağı indik. İçerisi karanlık, havasız ve gürültülüydü. Renkli ekranları ve göz alan ışıklarıyla boyumdan büyük oyun makinaların etrafında kümelenen çocukların bağırışları birbirine karışıp uğultu halinde salonu kaplıyordu. Altılı ganyan oynayan iflah olmaz kumarbazlar gibi bağıran yancılar, oyunu oynayan çocuğu yarış atı gibi coşturmaya çalışıyorlardı. Makinaların yaydığı ısı, oyunseverlerin ter ve nefesiyle birleşerek içeriyi boğucu bir sıcak havaya dönüştürüyordu.

Mehmet parayı kasaya uzatıp bir avuç dolusu jeton aldı.

-Gel, önce sana nasıl oynandığını göstereyim. Sonra sen hangisini istersen onu oynayabilirsin.

Bir konsolun yanına gittik. Üstünde “Street Fighter” yazıyordu. Başında bir sürü çocuk toplanmıştı. İkisi oyunu oynuyordu. Sol elleriyle tuttukları atari kolunu hareket ettiriyorlar sağ elleriyle ise devamlı önlerindeki renkli tuşlara basıyorlardı.

– Bu oyunun adı “sıtriit faytır”. Çıktıktan sonra fenomen oldu. Atari oyunlarına damga vurdu resmen. Karakterleri süper. Her karakterin kendine özgü hareketleri var. Başka oyunları da oynayabilirsin ama benim favorim bu. Tabi oynayabilmek için biraz beklememiz gerekecek.

Oyun bir karakter seçip sırasıyla diğer karakterlerle dövüşmek üzerine kurulmuştu. Oyunu enteresan kılan yönü sırası geldiğinde kendi seçtiğin karakterin bile rakip olarak karşına çıkmasıydı. Vâkıâ gerçek hayatta insan daima kendiyle savaş halindeydi lakin güneşin doğup batması gibi olağanüstü bir olay dahi bir süre sonra sıradanlaşıyordu. Başkalarıyla yaptığımız kavgalar da nadir olduğundan ön plana çıkan kendimizle yaptığımız fasılasız savaş değil bunlar oluyordu.

street-fighter_98511

Oyunda gerçekten çok değişik karakterler vardı. Ryu ve Ken favori karakterlerdendi. Saçı kızıl,derisi yeşil olan Blanka elektrik veriyor, Hintli dövüşçü Dhalsim’ın kolları ve ayakları uzuyordu. Chun Li az sayıdaki kadın karakter arasında en dikkat çekeniydi.

Oyun içinde olduğu gibi karakterlerin oyunu kazandıklarında da yaptıkları kendine özgü hareketler vardı. Örneğin Guile’nin kazanınca jilete benzeyen bir aletle fırça tipi saçlarını taraması, Honda’nın bir kolunu uzatarak başıyla daire çizmesi çok antipatikti. Paralı askere görüntüsü veren M. Bison kazandığında eliyle boğaz kesme hareketi yapıyordu.

Bize sıra 15-20 dakika sonra ancak gelmişti. Mehmet jetonları sırayla atarak tuşlara basmaya başladı.

– Önce karakter seçeceğim ikimize. Sana Ken’i alalım, ben de Vega’yı alacağım. Beklerken biraz çözmüşsündür. Üstteki sarı çubuk canını temsil ediyor. Çubuğun tamamen kırmızı olduğunda oyunu kaybetmiş oluyorsun. Atari koluyla ileri geri hareket ediyorsun. Tuşlarla da yumruk, tekme atıyorsun; birkaçına beraber basınca özel hareketler yapıyorsun. Mesela senin karakterin Ken’in bir “aduket” çekiyor, süper bi şey. Oyun kolunu hızlıca aşağı çekip hemen ileri yap ve yumruk tuşuna bas. Böylece aduket yapabilirsin. Oyun oynarken deneye deneye öğrenirsin bazı şeyleri zaten.

Mehmet’in söylediklerinden pek bir şey anlamamıştım; oldukça karmaşık görünüyordu. Oyuna başladığımızda ileri-geri gitmek ya da dövüş hareketlerini yapmak için gözümü ekrandan ayırıp tuşlara bakıyordum.Basılmaktan tuşların rengi solmuştu. Mehmet benim öğrenmem için sadece öne arkaya gidiyordu. Bu durum Mehmet’ten ziyade seyircilerin, özellikle de oyun için sırada bekleyenlerin canını sıkıyordu. Zira oyun heyecansız, monoton bir hale geliyor bu yüzden oyun süresi uzuyordu. Mehmet de ikinci oyunun sonuna kadar dayanabilmişti.

– Sen burda takılırsın. Az çok öğrendin zaten. Bir arkadaşı gördüm. Geçen gün oyunumuz yarım kalmıştı. Onun ifadesini alayım hemen dönerim.

Arkasını dönüp giderken “Dikkatli ol, jetonlarını hemen bitirme!” diye uyarmayı da ihmal etmedi.

O gözden kaybolunca oyunu makinaya karşı oynamak zorunda kalmıştım. Karşılıklı oynarken bile yeterince zor olan oyun şimdi daha da zorlaşmıştı. Bu zorluk yüzünden oyunu kaybedip küfür eden çocuklar bile çıkıyordu. Böyle zamanlarda salonu işletenler gelip o çocuğu uyarıyorlardı.

Oyunu kaybedip tam yeni oyuna başlayacağımda bir çocuk yanıma yanaşıp “Kardeşim, Vega’yı al, sana bir hareketini öğreteyim oyunu geçersin.” dedi. Siz deyin oyunu bilmezliğimden ben diyeyim saflığımdan onun aklına uydum. Teklifini kabul ettiğim için  çocuk oyunuma karışmaya başlamıştı. Görünüşte oynayan bendim fakat hareketleri yapan yanımdaki çocuktu. Sırtımda bir kol ve tuşlar varmış gibi hissettim bir an. Yanımdaki çocuk da onları kullanarak benim vasıtamla oyunu yönetiyordu. Artık oyundan iyice kopmuştum. İpler tamamen çocuğun eline geçmişti. Bizi izleyen diğer çocuklar bile şöyle yap böyle et diye oyuna karışmaya başlamışlardı. Çocuğun sözünü dinleyerek hata ettiğimi anladığımda iş işten geçmişti. Jetonum boşa gitmişti. Daha fazla düdüklenmemek adına oyunu bıraktım. Mehmet’i aramaya koyuldum. Ben makinanın başından ayrılırken çocuklar sıra kavgası yapıyorlardı.

O günden aklımda kaldığı kadarıyla oyunların çoğu vurdulu-kırdılı tarzdaydı. Tek tük araba yarışı, basketbol ve futbol gibi oyunlar da vardı sanırım.

Mehmet’i bulduğumda kendinden geçmişçesine oynarken buldum. Yanına geldiğimi fark etmedi bile. Bir şey desem bana vuracakmış gibi duruyordu. Oyununun bitmesini bekledim. Neden sonra beni fark edince alaycı bir ifadeyle:

– N’oldu, jetonlarını çabuk bitirmişsin?

– Hepsini harcamadım, merak etme. Oynayamayınca canım sıkıldı. Ben de erken bıraktım.

Cebimdeki kalan jetonları ona uzattım. Küçümseyici tavrı bendeki ciddiyete toslayınca vites düşürdü.

– İlk zamanlarda ben de öyleydim takma kafana. Benim de oyunum bitmişti zaten. Haydi kalan jetonları iade edip onun parasıyla gazoz alalım.

Hayatımın sonraki dönemlerinde de bilgisayar oyunlarıyla hiç aram olmadı. Arkadaş gurubunda bir kaç defa Counter-Strike, FİFA gibi oyunları oynamışlığım vardır, o kadar. Öğrenci evinde akşam yemekten sonra oturup horozların ötüşünü duyuncaya kadar bilgisayar başında kendini oyuna kaptıranlardan olmadım. Daha doğrusu olmak istedim fakat olamadım. Oynayabilirim, sevebilirim diye uğraştım ama nafile. Benden 13 yaş küçük kardeşimle araba yarışı oynarken bana tur bindirince “Abi ben seni bekliyorum.” nezaketini gösterip yarışın yarıdan fazlasını yoldan ziyade sağa sola çarparak geçiren bana tolerans tanıması bende hırs yerine kabullenme duygusunu pekiştirdi.

Dükkandan çıkıp bir büfeden Zafer Gazoz aldık. Türkiye’nin en iyi yerli gazozlarından biriydi Zafer. Denizlililere sorsanız ondan iyisi yoktu zaten. Diğer markalar gazozun içine yapay şeker koyarken Zafer Gazoz normal şeker kullanıyordu bir defa. Kapitalist sistemin verdiği acımasız kurallarından dolayı ulusal ve uluslararası çalışan büyük firmaların yanında pazar payını genişletemese de bağımlısı çoktu. O kadar ki başka bir ilde ikamet eden Denizlili birine giderken götüreceğiniz bir kasa Zafer Gazoz onun için en anlamlı ve pek kıymetli bir hediye olur.

9804359991346

Yoldan yukarı, Ali Abi’nin okuduğu liseye doğru yürümeye başladık. Ali Abi Denizli Lisesi’nin yabancı dil ağırlıklı Süper Lise bölümünde okuyordu. O zamanlar süper liseler anadolu liselerinin bir altı, düz liselerin bir üstü konumundaydı. Sınavla anadolu liselerini kazanamayan ama diploma notu yüksek olanlar liselerin süper lise kısmına kayıt olabiliyordu. Ali Abi bir defasında süper liselerde yoğun bir İngilizce programı olduğunu hatta yurt dışından edindikleri mektup arkadaşlarıyla yazıştıklarını söylemişti.

Denizli Lisesi halk arasında Koca Mektep adıyla meşhurdu. Lisenin öğrencileri Baba Lise demeyi tercih ediyorlardı. Yan binalarıyla beraber öğrenci sayısı zaman zaman 5-6 binlere dayanmış Türkiye’nin en büyük liselerinden biriydi. O kadar eski ve köklü bir tarihi vardı ki 70’lere gelinceye kadar dört cumhurbaşkanı okulu ziyaret etmişti. Ülkemizde ilk kız erkek karışık eğitim öğretim de bu okulda yapılmıştı. Yüksek tavanlı ve iki katlı olan tarihi bina, ortası açık şekilde dört tarafı derslik olarak inşa edilmişti. Zamanla ek binalar yapılarak bugünlere gelmişti. Tabi tüm bunları o zaman bilmem imkansızdı. Bunları size yıllar sonra aynı okuldan mezun olan biri olarak aktarıyorum.

koca-mektep-kurtuldu-

Okula arka sokağa bakan kapısından girdik. Ek binaların ortasındaki açıklıkta bulunan basketbol sahasında Ali Abi arkadaşlarıyla maç yapıyordu. Sahanın kenarına gidip izleyeme koyulduk. Geniş, kolsuz tişörtler, diz altına inen bol şortlar ve pahalı marka spor ayakkabılarıyla havalı duruyorlardı. Şehirdeki orijinal markalar küçük yerlere gelirken evrim geçiriyorlardı herhalde. Lakin bu tersine bir evrim sayılırdı. Çünkü diyelim ayakkabı alacaksanız, beğendiğiniz ürün, markanın çakması olarak karşınıza çıkıyordu. İşte bizim giydiklerimiz ayağı kokutan, rahatlığını ayaktan çıktığında hissettiren ve üç ayda pestili çıkınca babamızın “Daha yeni almadık mı kerata? Bak benim ayağımdaki 5 senelik ve hala giyiyorum.” diyerek bizi azarladığı cinstendi.

Nedense basketbol zengin ve elit tabakanın oynadığı bir oyun gibi gelirdi bana. Tıpkı golf gibi. Biz çoğunlukla futbol oynardık. Şehirdeki gibi mahallelerde telle çevrili basket sahaları olmadığından basketbolu beden eğitimi dersinde ve okulun topuyla oynardık ancak. Zaten devamlı basketbol oynayan biri olsaydım boyum belki böyle kısa kalmazdı.

Ali Abi’ye el salladık, karşılık verdi. Biraz sonra yanımıza geldi. Her tarafı terden ıslanmıştı. Vücudunun harareti bir dirsek mesafesinden yakın durmaya mani oluyordu.

– Ben üstümü değiştirip geliyorum. Sonra eve gideriz.

O akşam geç yattık. Babamlar genellikle köyden konuşmuşlardı; Demirci Mehmet Amca’nın vefat ettiğinden, Köselerin Halil’in kızını yabana verdiğinden, Aydınlı Recep’in dağa ev yaptırdığından, domuzların tarlalara zarar verdiğinden, köyün ilkokuluna yeni ek bina yapılmasından ve daha bir çok şeyden. Konuşulanlardan hiç bir şey anlamayan ve bir köşede sinmiş olan babamın tek oğlu, yengemin getirdiği ikramları yemekten başka bir şey yapmıyordu.

Bir ara dışarıdan müzik sesi duydum. Balkona çıktım. Kuş uçuşu 300 metre soldaki lunaparkı fark ettim. Lunaparkı köye giderken hep yoldan görürdüm ama buraya yakın olduğunu bilmiyordum.Binadan ötürü lunaparkın yarısı zar zor görünüyordu ama görünen kısmının ışıkları bile müthişti. Oyuncaklara binenlerin çığlıkları müzik kadar güçlü geliyordu. “Ah o gemide ben de olsaydım” şarkısının az farklı versiyonu şu an benim için geçerliydi. Şimdi orada olup kendi ekseni etrafında dönen balerini baş döndürücü bir dansa davet etmeyi, kusuncaya kadar dönen salıncakta sallanmayı, binebilmek için kenarda bekleyen diğer insanlarla çarpışan araba kapışma yarışmasına girmeyi, bile bile lades demenin parayla satın alınanı olan korku tüneline girmeyi ne çok isterdim! Bir mahpus gibi yüzüm balkonun korkuluklarına dayalı bunları düşleyerek o ses ve ışık cümbüşünü uzun süre dalgın dalgın seyrettim. Sonra lunaparkın sahibini düşündüm. Hafızamdaki “sevdiği işi yapanlarla hem eğlenip hem para kazananlar” listesine o adamı da ekledim. İleride meslek seçimi yapacağım zaman bu notlar çok işime yarayacaktı.

Ertesi gün öğleye doğru annemler piknik eşyaları hazırladı ve Çamlık Park’a gittik. Denizlililerin kısaca Çamlık dediği piknik ve mesire alanı ismiyle müsemma bir yerdi. Bilmem kaç dönüm arazi üzerine kurulan park büyük çam ağaçları, koşu ve yürüyüş yolları, çocuk parkları, sofra kurulacak genişlikte kamelyaları, göleti, çeşmeleri, tuvaleti, mescidi, büfesi ile bir Türk ailesinin isteyebileceği her şeyi fazlasıyla barındırıyordu. Fakat beni en çok heyecanlandıran hayvanat bahçesi olmuştu.

Parkın dağa yakın olan kısmına kurulan hayvanat bahçesi parkın aksine küçüktü. Yine de bir çocuğun ilgisini çekmeye yetecek albenisi vardı. Tavuskuşu, sülün, Denizli Horozu, şahin, kartal, tavşan, geyik, deve, devekuşu…

Hayvanat bahçesine gidince hayvanlara dokunma, yiyecek atma ve hayvanları sevme isteği ortaya çıkıyor. Yasak oluşu bu hissiyatı daha da katmerleştiriyordu. Tavşanlar sevmek, geyiklere dokunmak, kuşları, özellikle yırtıcı kuşları ürküterek tünediği daldan uçmaya zorlamak, ördeklerle yiyeceğini paylaşmak her yaştan insanın yapmaktan kendini alıkoyamadığı bir alışkanlıktı. Başka ülkelerde böyle oluyor muydu acaba? Bu bize özgü bir davranış mıydı yoksa insan türüne ait bir dürtü müydü? Yoksa görünüşte hayvanları düşündüğümüzün bir göstergesi olan bu davranışlar aslında onları zevkimize aracı eden bizlerin bencilliğini mi tescil ediyordu?

Çok güzel bir gün geçirdik o gün. Sucuk ekmek yedik, semaverde çay demledik, kar şerbeti kaşıkladık. İp atlama yarışı yaptık, büyük bir çam ağacına salıncak kurup sallandık, topla kâh elden ele voleybol oynadık kâh pas atıp şut çektik. Bir ara babamla Ali Abi zeybek bile oynadı.

Akşam kerahet vaktine 5 kala eve dönmek için toplanmaya başladık; henüz alemcilerin mangallarını kurup keyif yapacakları bir vakitte. Biraz daha kalsak ne olurdu sanki? Şimdi eve gidip ne yapacaktık? Yemek kaçmıyordu ya? Evde babamlar yine muhabbete dalacak, ablamla Ali Abi kafa kafaya verip kıkırdaşacaklar, Mehmet derslerdeki ve spordaki başarıları ile bizimkilerin övgüsüne mazhar olacaktı. Ben ise garipler durağında yine melûl ve mahzun bir şekilde yatacağımız zamanı bekleyecektim. En iyi halde yine balkona çıkıp lunaparkın çıkmaz sokağında kaybolup giderdim.

Şu iki günlük ziyaretimiz sırasında yaşadıklarımı, şahit olduklarımı düşündüm de okyanusun dibi göletin dibinden daha zengin. Eğitim, sağlık, spor, kültür-sanat, teknoloji, eğlence, altyapı, seçenek çeşitliliği ile şehrin olanakları günün getirdiği tüm imkanları kapsıyor. Dolayısıyla köy çocuğu tarlasında taharetini taşla yaparken şehir çocuğu turbo bataryalı otomatik ve hijyenik klozette işini görüyor. Hayır, maksadım ne köyde yaşayanı hor görmek ne şehirdekini yüceltmek. Benimkisi sadece bir durum tespitinden ibaret. Esasen bakıldığında marifet şehirde yaşamak da değil. Maharet, şehri yaşayabilmekte. Öyle ya, faydalanamayacaksam sınırsız olanak varmış, bana ne!

Yemeğin ardından ablamın yaptığı kahveler içilirken amcam:

– İsmail çocukları lunaparka mı götürsek, dedi. Bak Enes buraya kadar geldik, götürmeseniz ayıp olur diyor.

Lunapark kelimesini duymak tüm algılarımı o yöne çevirmeme yetmişti. Aynı zamanda amcamın sözleri beni utandırmıştı. Ancak beni asıl utandıran şey bunları söylerkenki anlamlı bakışlarıydı. Amcam önceki gece lunaparka bakarak iç geçirdiğimi görmüş olabilir miydi? Eğer gördüyse bunu sigara içmek için balkona çıktığı sırada fark etmiş olmalıydı.

Babam amcamın teklifine sıcak bakmadı.

-Gerek yok abi. Zaten yeteri kadar zahmet verdik. Daha fazla yük olmayalım size.

-Oğlum ne zahmeti? Seninle kırk yıllık kardeşlik hukukumuz olabilir ama yeğenimle de kırk yıllık kahve hukukumuz doğdu. Sen istemezsen gelme. Biz yiğenlerimle gideriz.

Yarım saate kalmadan çekirdek çitleyerek lunaparka doğru gidiyorduk. Çekirdekleri ağzıma atıyor, kabuğundaki tüm tuzu emdikten sonra dişlerimle kabuğunu ayırıyor, içini yiyip tükrükten sırılsıklam olmuş kabuğunu yere tükürüyordum.

Şehir ve gece muhteşem bir ikili oluşturmuşlardı. Işıklar karanlığın kafesini yırtıyor, gecenin gözüne ışık tutarak onun şerrinden bizi koruyordu. Bense kabıma sığmıyordum. Sanki yıllarca memleketimden uzak düşmüş de asli vatanıma dönecek olmanın heyecanını, mutluluğunu, iştiyakını yaşıyordum.

Sonrası… Sonrası bende saklı. Ömrümün en masum yıllarını maşukumun hasretiyle geçirdim. Onu her görüşümde kavuşacağım ana dair düşler kurdum. Zamanın ipine sabır boncukları dizdim. Lakin size aşkıma olan duygularımı açıkladım diye şimdi kalkıp yaşadıklarımızı da mı ifşa edeceğimi sandınız?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s