TURŞU VE ÖLÜM

Kapı, tokmağını birkaç kez tıkladıktan sonra açıldı.

– Buyur abla, dedi Munise.

– Müsaitsin ya?

– Tabi abla, geç lütfen.

Dış terliğimi çıkarıp verdiği iç terliğini giydim. Sağlı sollu odaların sıralandığı koridorun sonunda yer alan salona yöneldim. 4 yaşındaki kızını televizyona kilitlenmiş, çizgi film seyrederken buldum. Geldiğimin farkına var(a)mayan çocukla konuşsam da antenlerini bana döndürmeyeceğini bildiğimden hiç “bulaşmadım”. Daha yaşına girmemiş oğlu da ikili koltuğun üzerinde yanları yastıklarla desteklenmiş şekilde oturuyor, sesli, renkli ve hareketli oluşuyla çizgi film onun da dikkatini çekiyordu. Yanına oturup kucağıma aldım. Halıya serilmiş sofra bezinin üstünde görebildiğim kadarıyla tepsi, bidon, kesme tahtası, lahana, biber, havuç, salatalık, nohut, şeker, sirke, tuz, su  vardı. Turşu yapıyordu herhalde.

– Yeni başlıyorsun herhalde? Yardım edeyim mi, diye sordum.

– Abla rahatına bak sen, ben hallederim, deyip sofranın başına oturdu.

karisiktursu

Muniseler oturduğumuz apartmana iki sene önce taşınmışlardı. Kocasının tayini nedeniyle gelmişlerdi buraya. Kendisi benim gibi ev hanımı, kocası memurdu. Geldiklerinde kısa zamanda tanışıp kaynaşmıştık. Munise  cana yakın, becerikli dobra, belki biraz fazla dobra biriydi. Geçen zaman içinde kendine pek çevre edinememiş bunun da yerli halkın yabancıya soğuk davranışından kaynaklandığını söylemişti.

Genelde memleketinden başka bir yerde yaşayanlardan bu tür söylemleri rahatlıkla duyabilirsiniz. Gurbette olan çoğu kişinin böyle şikayetleri vardır. Aslında haksız da değiller. Çünkü başka yere gittiğimizde biz  de aynı şeyleri düşünüyorduk. Sonradan fark ettim ki bu durum oluşan rehavetin bir neticesi. Bir yerde iskan eden o beldenin yerlileri akraba, eş-dost ve şahsen tanımasa da simâen bildiği insanların arasında yaşadığından hîn-i hacette etrafında bir sürü insan bulabiliyordu. Aynı zamanda çevresinde bulunanlarla aynı frekansta oldukları için başkasına farklı gelen şeyler yerli halk için olağan karşılanıyordu. Ve bu rahatlık sebebiyle dıştan gelen insanların hali anlaşılamıyordu. Eşekten düşenin halini anlamak için eşekten düşmenin gerekliliği gibi bir durumdu bu. Bu yüzden herkes kendi memleketinin insanını daha “insalcıl” bulurken “yaban”ları halden anlamaz bulur.

Tüm bunları düşünürsek Munise’nin bana beslediği hislerin bunun aksi istikamette bulunmasının benim için ne kadar değerli olduğunu rahatlıkla anlayabilirdiniz. Gerçekten o beni çok sever; başı sıkıştığında bana danışır, derdini sıkıntısını bana açar, en yakın akraba ve arkadaşlarımızın dedikodularını beraber yapardık.

Munise nohutları cam kavanozun en altına koydu. Özenle seçtiği ve yıkadığı sebze-meyveleri iğne ile birkaç yerinden delerek bidona atmaya başladı. Kelek ve domatesleri irice doğramış, havuçları soyup halka halka dilimlemişti.

Zayıflamış, yüzü çökmüştü. Gözlerinin altı kararmıştı. Bu hali normal sayılabilirdi zira iki hafta önce babasını bir cinayete kurban vermişti zavallı. Babası evlerine giren hırsızı fark edince onu durdurmaya çalışırken bıçaklanarak öldürülmüştü. Bıçaklandıktan sonra 112‘yi aramış ancak ambulans gelinceye kadar çok kan kaybettiğinden kurtarılamamıştı.

– Nasılsın ablacım? Daha iyi misin?

Elindeki domatesi bıraktı. Bana bakıyordu ama beni gördüğünden emin değildim. Göz merceği hareketliliğini kaybetmişti. Donuk bakışlarına donuk sözleri eşlik etti.

– Babamın ölüm haberini aldığımda zaman durdu,  dünyam durdu. Duygusuzlaşmıştım. Çevremi algılayamıyor, hiç bir şey hissedemiyordum. Tek hissettiğim soğuktu. Yanlış anlama abla, ocak ayındayız fakat benim hissettiğim kışın soğuğu değildi. Ölümün soğukluğu idi beni titreten. Daha ölmedim doğru, fakat emin ol ölüm soğuk esiyor. Kişinin vücudunu kaskatı hale getiren ölümün soğukluğu uğradığı hanedeki insanları da üşütüyor. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu ama nedeni nasılı tam belli olmayan bir ağlamaydı benim.

Durdu. Alt göz kapakları titriyordu. Onu mumya heykellerden ayıran yegane canlılık emaresi bu seğirmeydi. Tik olamazdı. Yoksa muhakkak daha önceden fark ederdim.

–  Ama ölümün soğukluğu vursa da esas acısı sıcağı sıcağına tam hissedilmiyor. Ne zaman ki herkes dağılıp yalnız kalıyorsun ya, ölen sevdiğinin yokluğunu hissediyorsun ya,  işte o zaman iliklerine işliyor acı. Sen acının gözyaşları nasıldır biliyor musun abla?

Gözlerinden yaşlar süzüldü. Tuz ve sirke yerine gözyaşlarını koymak istiyor gibiydi cam kavanoza. Tülbentinin ucuyla gözyaşlarını sildi. Başını eğip az kalan biberleri bitirdi. Tuğlası yiyeceklerden oluşan inşaatını aralarda sarımsak ilave ederek yükseltiyordu. Ne diyeceğimi kestirememenin verdiği kararsızlıkla teselli cümlesi aradım ama nafile.

– Acı göz yaşına sebep oluyorsa keskin bir tadı oluyor abla. Tıpkı yanardağ gibi bağrında beslediğin cehennemi dışarı kusuyorsun. Geçtiği yolları, düştüğü yerleri yakıp kül ediyor. Göz pınarlarından süzülen o minik su damlaları ateşten daha yakıcı olabiliyormuş meğer.

-Ben babamı kaybedeli on sene oldu Munise. Acım kabuk bağladı. Üstü küllendi.

Burnunu çekti. Birinde iğne diğerinde salatalık olan elleri dizlerinin üstünde öylece kaldı bir müddet. Neden sonra kendine gelince usulca konuşmaya başladı.

-Ölüm haberi sana geldikten sonraki birkaç gün hep bir ümit besliyorsun içinde.  İlginç bir biçimde onun belki de ölmediğini,  geri döneceği umudu yeşeriyor insanın içinde.

Yolcularını almak için dur kalk yapan otobüs gibi iki konuşuyor bir susuyordu.

– Biz babamın ölümünden çok  ölüm şekline üzüldük. Ani ölüm sarsıyor insanı. Vedalaşamadan, son kez görmeden, öylece, apansız…  Eskiler “İki gün yatak üçüncü gün toprak” derlermiş. Helalleşmeye vaktim olsun ama elden ayaktan düşüp kimseye de muhtaç olmayayım diye. Ölüm bizim elimizde değil elbette ama böyle dua etmeye bir mani de yok ya abla.

Bir mola daha. Bu durakta maydanozlar bindi kavanoza. Dolmasına ramak kalan en üstte maydanozlar yer tuttu. Belli uzunluklarda itina ile koparılıp dizi halinde sıralanmışlardı.

– İnsan olayın hep kötü tarafına odaklanıyor maalesef. Kişi normal ölüm dediğimiz şekilde ölse, neden öldü diye yakınırız. Babam gibi elim bir facia veya hastalık sonucu ölürse ayriyeten buna üzülürüz. Ölüp cesedi bulunmasa bu sefer keşke bir mezarı bari olsaydı da gidip dua edebileydim deriz. Ben böyle düşünüp halimize yine de şükrettim.

Sirke, tuz, limon tuzu ve şekeri içme suyuna atıp karıştırmaya başladı. Ben ise hiç bir şey demeden öylece onu dinlemeye devam ediyorum. Aslında kafamda söyleyeceğim kelimeleri,  kuracağım cümleleri tasarlıyor, terzi titizliği ile ölçüp biçiyor, sonra da ölçülerinin mankene oturmadığını görünce sil baştan bulunduğum noktaya geri dönüyordum.

– Biliyor musun hep düşünmüşümdür abla, acaba ölürken ne düşündü babam? Öleceğini anladığında aklından neler geçti? Son demlerinde ne yaptı, neyi yapmaya çalıştı ama yapamadı? Pişmanlığı var mıydı, varsa neydi? Maalesef o gittikten sonra tüm bunları bilmemizin bir yolu yok.

Yorgunluk, uykusuzluk, acı ve keder yüzünü esir almıştı; gözleri ağlamaktan, burnu silmekten, dudakları ısırılmaktan kızarmış, avurtları çökmüştü. Yaşadıklarının gölgesi yüzünün güzelliğini örtmüştü. Sanki mezarın korkutucu karanlığının pençesinde azap gören ruhların pişmanlık çığlıklarını işitiyordu.

– İnsan acının bin bir çeşidini yaşadıkça öğreniyor. Mesela bir kısım hısım dediğimiz kişilerin daha babamın cesedi soğumadan babamı suçladığını duymak bana müthiş acı verdi. Yok ne diye hırsıza karşı koymuşmuş da, evin bir odasında sıkıştırsaymış ya, daha önce kaç kere uyarmışlarmış da… Yahu adam – varsa- hatasını zaten hayatıyla ödemişken bu suçlama neyin hıncı Allah aşkına?

-Bazıları da var ki ikiyüzlülüğün portresi nasıl desen bunları gösterirsin. Babam hayattayken halini hatırını sormayı bırak düştüğünde arkasından alay eden, ağza alınmayacak sözler söyleyenler babam vefat edince methiyeler düzüp ağlama yarışına girdiler. Elalem görsün de onu ne kadar sevdiğimi bilsin diye hıçkıra hıçkıra ağladılar. Onlar için sevginin derecesi,  ağlama ne kadar şiddetli ve uzun ise o oranda büyük anlamına geliyor. Bu tiplerin azmettirici gücü, başkası ne der korkusu. Ağlamazsam, -çok af edersin- böğürmez, anırmazsam sevmediğimi sanacaklar düşüncesi onları sefil, rezil bir duruma düşürüyor halbuki.

-Ben ilk üç gün pek ağlamadım, ağlayamadım. O zaman pek çok kişi eminim beni ayıplamıştır. Direk bunu bana söylemediler ama ben anladım. Belki sen bile düşünmüşsündür bu kız babasını sevmiyor muydu da hiç ağlamıyor diye. Dedim ya abla, ben gösteriş olsun diye sevdiğimi onaylatmak adına başkasından tasdik beklemedim. Bugün git cenaze evlerine ağlayanların ve ağlamaların pek azı gerçek. Çoğu salya sümüğe bandırılmış, dışı civcivli içi hicivli sahtekarlık. Kimse bunu itiraf edemese de ben böyle olduğunu düşünüyorum.

Gerçekten haklıydı. Hakiki ağlama kocasından şiddete maruz kalan kadının çocuklarım görmesin, duymasın diye banyoda suyu açıp ağlaması gibi olur. Mapusta gören olmaması için battaniyenin altında olandır. Herkes fosur fosur uyurken derviş ruhlu kişinin gece Rabbinin huzuruna çıkıp seccadenin üstünde affı için akıttığı gözyaşıdır. Sevdiğinin kabrinde tek başına iken hasbihal ederken dökülendir. Çoluk çocuğuna bırak istediğini, zaruri ihtiyaçlarını dahi alamayan babanın baraj misali bağrında tonlarca suyu barındırmasına rağmen kapakları kapatıldığından dışarı boşaltamadığı korkunç enerjidir. Ya da sevgilisinin yokluğunu yemekte, yatakta, hüznünde, tebessümünde, bugünde ve ötesinde hissetmeye mahkum birinin ağlamasıdır. Kısacası, eğer gözyaşı çaresizlikten kaynaklanıyorsa, acı içeriyorsa, içten geliyorsa ve gösterişsizliği dost bellemişse, işte gerçek ağlama oydu bence de.

Söylediklerine katılmakla birlikte sadece dinliyordum. Ben de bir şeyler söylesem ona saygısızlık edecekmişim gibi geliyordu. O anlattıkça ben de babamı kaybettiğim zamana dönüyor hafızamda, bir köşede unutulmaya bırakılmış anılar,  duygular, yaşanmış ama bitmemişlikler yeniden canlanıyordu.

Babamın cenazesinden aklımda kalanlar Munise’nin söyledikleriyle de örtüşüyordu. Mesela ölümü kimse kendine yakıştıramaz. Sanki hiç ölmeyecekmiş, ölüm ona hiç uğramayacakmış gibi gelir insana. Halbuki her gün birileri için okunan salaları duyar, yanımızdan geçen cenaze araçlarını görür, hayırseverlerin geçmişleri adına yaptığı lokma sırasında bekler, belki de yolumuzun üzerinde olan mezarlıkların yanından öylece geçip gideriz. Tüm bunlar bizim değil de sadece başkalarının başına gelecekmiş gibi davranırız. Ta ki bir tanıdığımız, en sevdiğimiz biri vefat edene kadar. Bize ölümü hatırlatacak bir kaza geçirinceye, ölümün soğukluğunu ensemizde hissettirecek bir hastalığa yakalanıncaya kadar. Ancak o zaman ölümün varlığını hissedebiliyoruz. Ancak o zaman ölümü kabullenebiliyoruz. Ancak o zaman… iş işten geçmiş oluyor çoğu zaman.

ölüm-ve-hayat.jpg

Özellikle biz kadınlar duygusal varlıklarız. Bunu babamın taziyesinde bir kere daha anlamıştım. Erkekler üzülseler de ağlasalar da itidalliler. Kadınlar olarak biz ise ağlama korosu oluşturuyoruz. Bir solist önderliğinde yas makamında senfoni icra ediyoruz. Kadın sayısı arttıkça ağlama frekansı da yükseliyor. Yorulduğumuzda konuşma arası verip yeni biri aramıza katıldığında bir başkasının önderliğinde devam ediyoruz. Sanki göçü tamamlamak için sıra ile öne geçen göçmen kuşlar gibi matemin tamamlanması hakkındaki sosyal mutabakat sağlanıncaya kadar bu böyle sürüp gidiyor.

Tabi bir de nakarat bölümü var olayın. Önce her yeni gelen ile yas ritüelini tekrarla sonra yine her gelene merhumun nasıl öldüğünü sil baştan anlat. Soğumaya fırsat verilmeden tazelenen acı, katmerleştikçe insanın sinir algılarını zorluyordu. Eğer bu algılama düzeyinden daha öteye de geçecek olursa beyin şartelleri indiriyordu. İşte o zaman vücudu ele geçiren bu virüs bünyenin durumuna göre kişiyi kah kendine ve çevresine zarar verecek hale getiriyor kah hayattan koparıp tamamen içe kapanık bir hale getiriyordu. Kişinin beklenmedik anlarda umulmadık davranışlar sergileyen bir meczuptan farkı kalmıyordu.

Kadınların evde helallik alınması sırasında cenazeyi son defa görme ısrarları, cenaze namazı kılınırken cami duvarında bekleşmeleri, tabuta sarılıp ayrılmamaktaki inatları, kabristana gidip mevta defnedilirken arka tarafta ağlamaları…  Kısacası hayatta olduğu gibi ölümde de biz kadınlar ön plana çıkmayı başarıyorduk.

Kadınların ayna nöronları daha iyi çalıştığına bilimsel kanıt isteyenlere bu sosyal deneyi kanıt olarak bile gösterebilirsiniz. Sosyal öğrenme yoluyla da nesilden nesile aktarılıyor bu. Böyle olması gerektiği farz addedilip harama düşme titizliğinde dikkat ediliyor.

Su, tuz, şeker oranı kişiden kişiye farklılık gösterse de el tecrübesi, ağız tadı, göz kararı ve turşunun kıvamı asıl kriterdi. Munise de her yılki alışkanlığı ile kendince belirlediği miktarları karıştırarak elde ettiği turşu suyunu cam kavanoza dökmeye başladı. Kavanoz dolunca ağzını sıkıca kapatıp aynı işlemi yapmak için diğer kavanoza uzandı.

Hayat da şu tursu gibi değil miydi? Kişi acısından tatlısına, sivrisinden yuvarlağına farklı karakterdeki insanlarla kuşatılmış halde. Sebze ve meyveleri seçerken sertliğine, tazeliğine,  diriliğine, kabuklarının parlak ve zedelenmemiş olmasına dikkat ettiğimiz gibi hayatımızdaki bu kişilerin de mertliğine, cömertliğine, samimiyetine, merhametine ve sevgi skalasının geniş olmasına da en az onun kadar özen göstermek akıllıca olmaz mı? Turşuyu kurarken kullandığımız tuzun cinsi,  kalitesi ve miktarı nasıl belirleyici ise bizim insanlara yaklaşım tarzımız da o denli belirleyici oluyor hayatta. Turşuya lezzet veren tane karabiber, defne ve kereviz yaprağı misali hayatımıza renk ve heyecan katacak ufak detayları atlamamalıyız. Ayrıca fermantasyonu hızlandıran nohut gibi bizi hayata daha hızlı hazırlayacak tecrübeleri hayatımızın temeline yerleştirmeliyiz. Tuşunun açıldıktan sonra buzdolabında saklanması gerektiği gibi bizi en savunmasız ve çaresiz anlarımızda bile koruyacak ortam ve şartları önceden planlamak hayat kurtarıcı olacaktır. Ve galiba karanlıkta 20-25 gün bekledikten sonra kıvama gelen turşuyu örnek alarak bizler de karanlıkların elbet bir gün aydınlığa dönüşeceğini bilerek başımıza gelenleri sabırla karşılamalıyız.

Kucağındaki oğlu mızıldanmaya başlamıştı. Vücudunu gerip kalarak elimden kurtulamayan çalışıyordu. Yaptığı hamlelerin istikameti gözleri gibi annesine doğruydu.

-Uyku vakti geldi ya, huysuzluğu ondan, dedi Munise. Ben bir ellerimi yıkayayım, emzirirken uyuturum onu.

Az sonra üstüne sürerek kuruladığı elleriyle kızını alırken “Ben de artık müsaade isteyeyim”, diyerek ayağa kalktım.

-Abla otur, sana bir şey bile ikram edemedim daha. Çocuğu yatırayım, kahve yapar içeriz beraber.

-Zahmet etme ablacım. Sen işlerini hallet. Daha sonra bana uğra, kahveleri bende içeriz.

-Peki abla, sen nasıl istersen.

Kafamda Munise’den görerek yapmaya karar verdiğim bu senenin turşusu vardı. Kapıdan çıkarken planlama ve zamanlama yapmakla meşguldü zihnim. Tıpkı hayatımızı planladığımız gibi. Turşu hayata benziyordu, içeceğimiz kahve ise ölüme. Bir farkla ki kahve, (ölüm kadar olmasa da) acıydı ve buna rağmen kırk yıllık hatırı vardı. Bununla kıyas edince turşu da bir ömürlük hikayeyi fazlasıyla hak etmiyor mu sizce?

pixiz-27-12-2018-10-13-14.jpg

Reklamlar

TURŞU VE ÖLÜM” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s