OSURUK

(Alıntıdır)

O gün nasıl sıkışmıştım; bir görseniz bana acırdınız. Midem gurul gurul ötüyor, sıkıntımı giderememenin verdiği eziyet beni kıvrandırıyordu. Kalın bağırsaklarımda sıkışan gaz, pimi çekilmiş yangın tüpünün basıncından beter hale gelmişti. Anüs kaslarımı sıkmak, sağ bacağımı sola, sol bacağımı sağa bükmek gibi metotlarla donuma sıçmamak için olanca gayretimi sarf ediyordum. Bir sultanın “Dünyadaki en büyük nimet nedir?” sorusuna “Yiyip içtikten sonra def-i hacettir.” diyen zat ne doğru söylermiş meğer, bilâ tereddüt hak veriyorum.

Ben, bir devlet kurumunun halkla ilişkiler departmanında çalışan sıradan bir memurum. Personel tuvaleti bulunduğum katta lakin o gün birbiri ardına gelenler yüzünden bir türlü gitmeye fırsat bulamamıştım. Daha öğle bile olmamasına rağmen önceki akşam yediğim bol baharatlı ve dahi acılı yiyeceklerin sancısı kendini şimdi izhar ediyordu. Keşke öğle paydosu olsa, yemek vaktimden feragat etmeye razıydım. Keşke iki dakikalığına da olsa gelip giden olmasa; ben çıktıktan sonra gelmişler, bulamamışlar, beklemişler, dönüp gitmişler umrumda olmazdı. Ama duvarımdaki şu saat yok mu? Paydosa kadar oklarını 75 dakika daha bana batırmaya ahdetmişti zalim.

Tuvalet demişken… Şu umumi tuvaletleri ne diye alttan ve üstten açık yaparlar anlamak mümkün değil. Özellikle dışarıdaki tuvaletlerde malzemeden tasarruf etme adına olsa gerek aralarda sadece paravan bulunuyor. Lutfedip koydukları bu paravan altındaki açıklık sebebiyle yan tarafınızda bulunanla aynı yerde iş görüyormuş hissi oluşur insanda. Yan tarafınızdaki taşta -taşta çünkü tuvalet diyemezsiniz- en mahrem haliyle en zaruri ihtiyacını gören kişinin ayaklarını dahi görmeniz mümkündür. Eğer tuvaleti tasarlayan yüksek mimar (!) tuvalet taşlarına aralıklı mesafeler koymuşsa belki ayak görmezsiniz ama kişinin silüetine, taharet tasına, dökülen suyun dalgalarının sizin tarafınıza vurduğuna illa ki şahit olursunuz.

Resmi kurumlarda genellikle bu alt boşluk olmazdı. Paravan yerine duvar olur, ama ne hikmetse duvarın yüksekliği bir türlü duvara erişmezdi. Bu durum alttan açık olan tuvaletlerin aksine görüntü kirliliğine mani olurdu da, yine de koku ve gürültü kirliliğine çare olmazdı. Gerçi kapısı kapanıyor ve kilitleniyorsa, tuvalet temizse, musluğu sağlam ve suyu düzgün akıyorsa hele de tuvalet kağıdı varsa daha ne isterdi ki insan? N’eylersin, nankörlük insanoğlunun mayasında var.

Neyse ki o gün bir fırsatını bulup tuvalete seğirttim. “Erkek Personel WC” yazılı kapıdan girerken tuvaletlerin boş olmasını umuyordum. Böylelikle çıkması kuvvetle muhtemel olan ve fakat sair kişilerin duyması hoş olmayan sesleri umursamadan rahatlıkla işimi görebilirdim. Zira işitilen ses, eğer bir bok böceği değilseniz, kulak zarının en sevmediği titreşimlerden birini oluşturur, kişi yapılan işi tahayyül etmemek için kendini zorlardı. En önemlisi de bu ses, pek yakında talamusa (orta beyin) uğramadan direkt beyninizdeki koku alma soğanınıza gelecek pis kokuların habercisi konumundadır. Diğer duyular bir kenara binden fazla koku alıcımızın olduğunu düşünürsek bu olayın insanda vereceği rahatsızlık gün gibi aşikardır.

1378554452_osuruk-ses-karti-1.1

İnsan bu sesleri başkasından duymayı sevmez de bu ve türevleri sesler (balgam, sümük vb.) kendinden çıktığında o kadar yadırgamaz. Yellenmenin, amiyâne tabirle osurmanın, yeme içme kadar doğal ve zaruri olduğu herkesçe bilinir. Evet, tuvalet haricinde hoş değildir ancak tuvalette de rahat rahat osuramayacaksak nereye gidelim rahatlamak için? Cem Yılmaz’ın gösterilerinin birinde gerçek payı espri dozundan fazla olan bir söz var. İnce esprilerin adamı diyor ki:

“Hiç kimse, mesela böbrek yetmezliği olan birine gülmez. Ama cinsel yetersizliği olan birine gülünür. Halbuki her ikisi de bir organdır ve ikisi de bir hastalıktır.”

Aynen bunun gibi cümle alem tuvalete niçin gidildiğini bilir de tuvalette osuruk sesini duyduğu kişiye çevreyi katletmiş muamelesi yapan “greenpeace” üyesi gibi davranmaktan geri durmaz. Parayı bulunca eylem yaptığı kapitaliste dönüşeceğini inkar eden “çevreci”yi anlarım da sanki kendi hiç osurmayacakmış gibi tuvaletteki osuruk sesinin sahibine tepki gösteren “götten düdüklüyü” bir türlü anlamam.

Tuvalete sırtımda taşıdığım tüm bu tedirginliklerle girdim. Bingo! Beş tuvaletten üçü doluydu ve bir kişi de tuvaletten yeni çıkmıştı.Kader çoğu zaman olduğu gibi yine sakındığım gözüme çöpü batırmış, sevmediğim otu burnumun dibinde bitirmişti.

Tuvaletten henüz çıkan adamı şahsen değilse de simaen tanıyordum. Başımla selam verdim. Sağ eliyle kemerinin bir tarafını tutup sol eliyle kemerinin tokasını geçirerek selamıma karşılık verdi. Bu haliyle aldığı selam, verdiğim selamın iadesinden ziyade seviştiği fahişenin yanından kalkıp üstünü giyinirken mecburen vermek zorunda olduğu parayı isteksizce uzatması gibi geldi bana.

Tuvalette rahatça osurmayı savunuyorum diye beni kaba, utanmaz ve medeniyet görmemiş biri olarak düşünebilirsiniz belki lakin hiç öyle biri değilim. Sadece her şeyin yerini ve zamanını gözetmek, bir şeyin hakkı neyse onu hak ettiği yere koymak gibi pis bir huyum var. Mesela birinin daha tuvalete girmeden soyunmaya başladığını veya tuvaletten çıktıktan sonra donunu topladığını gördüğümde beyin akordum iyiyce gerilmiş sinir tellerine dönüşüyor. Yapılan işe uyuz, yapan kişiye kıl oluyorum. Hele bir de kapıyı kapatmadan ayakta işeyenlerle karşılaştığım an uzun süredir aklımdan geçen fakat henüz cesaret edemediğim şey geçiyor aklımdan: “Kapıya tekme atıp kaçmak.” Tıpkı evlerin ziline basıp kaçan çocuklar gibi. Daha sonra tuvaletin dışında, işlediği cinayet mahalline dönen katil gibi pusuda yatarak işlediğim cürmün sonuçlarını gözlemlemek istiyorum. O habis adam tekmeyi yediği anda eliyle “siki tuttuğundan” düşerken bir yere tutunmaya fırsat bulamayacak; hayatı boyunca unutamayacağı bir düşüş yaşayacaktır. Kafasını duvara çarpacak, bir “şey”i bir yerlere sıkışacak, gözlüğü varsa kırılacak,  etrafa sıçrattığı kendi sidiği ile üstü kirlenecek,  belki tuvalet değiline düşecek, kendi olmasa bile kalemi, anahtarı, cüzdanı vs. tuvaletin değilini boylayacak. Hatta olayı bir adım ötesine taşıyarak onun hakiki şaşkın ve sinirli halini yapay bir şaşkınlık ve asabiyetle körüklesem nasıl olur diye düşünmüyor da değilim.

Tüm bunlar baştan sona beş, sondan başa üç defa zihnimde gidip geldi. Bunun için kapıya en uzak, duvara bitişik (böylece en azından tuvaletin bir tarafı tabandan tavana örülü oluyordu) boş tuvalete girinceye kadarki süre yeterli olmuştu. Zihnimin birkaç saniyelik molasından sonraki yegane meşguliyeti yine çıkacak osuruk sesine odaklanmak olmuştu. Ellerim önce pantolonumu, ardından beyaz içliğimi nihayetinde gri “boxer”ımı çıkarmakta acele ediyordu. Beynim ise tuvaletlerin boşalmasına kadar sabretmem gerektiği mantıksal çıkarımında bulunarak vücuduma kendine hakim olması yönünde emirler yağdırıyordu. Tam müsait pozisyonu almışken yerine getirmesi zor bu emirler karşısında vücudum kasılıyor, titriyor, adeta yalvarıyordu. Yapsam mı yapmasam mı kararsızlığı ile güç bela kazandığım saniyeler sonunda da tuvaletten çıkan olmayınca çaresizce beynimden “atış serbest” emri geldi. Bu emirle öyle bir patlama yaşandı ki o zamana kadar içinde sonsuz bir gücü barındırdığından kavrayamadığım big-bang olayına aklım yatar hale gelmişti. Çıkan osuruk sesi tahminlerin ötesinde kuvvetliydi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki süper sonic jetlerin havayı yararken oluşturduğu ses bunun yanında balon kalmıştı. Bu sesi ceylanın kulağı işitse aslan kükremesi kedi miyavlaması hükmünde kalır, yarasalar duysa radarları bozulur, bu sesten sonra çocuklara yıldırım sesi ninni haline dönüşür, yine bu sesle hamile kadın çocuğunu düşürür, böbrek taşı olanlar çektiği sıkıntılarından anında kurtulurdu.

Çıkan sesle beraber diğer tuvaletten bir “çüşşş” sesi duyuldu. Gayri ihtiyari söylendiğini tahmin etmek zor değildi. Bu tepkiye hiç ehemmiyet vermedim. Ben tuvalettekileri değil asıl dışarıdaki adamı düşünüyordum. Lavabodaki adam sesi duyunca umarım yalnızca irkilmekle kalmıştır. Yan tuvalettekiler neyse de onun korkudan altına sıçması hiç iyi olmazdı çünkü.

cikartma-yeni-nesil-yuksek-ses-9cmx4cm-adet-folyo-sticker-sslenoto-69501-21-B

Pandoranın kutusu açılmıştı bir kere. Geri dönüşü olmadığına göre meydan benimdi. İlk patlamayı takip eden artçı sarsıntılarla –artçı demek tam ifade etmiyordu aslında- olay vahşetli bir lince dönüşmüştü. Bağırsağın boğumlu oluşu müzik aletine benzediğinden midir bilinmez sıçarken türlü notaları çıkarmanın, pes ve tiz tonlarını duymanın mümkün olduğunu yine o gün öğrendim.

Eskiden konuşulanların dinlenmemesi için su sesinden faydanılırdı. Ben de tuvalette çeşmeyi sonuna kadar açmıştım ama ne kadar etkili oldu, tartışılır. Zaten ses, olayın sadece bir yönünü oluşturuyordu. Patlamayla birlikte misket bombası gibi her taraf pislenmişti. Oluşan kesif koku ise tüm tuvaleti kaplamıştı. Ben tuvaletin boşalmasını umut ederken içeriye bir kişi daha girmişti. Kapıdan girince yüzüne çarpan kokuyla şok geçirmiş olsa gerek adam “Yuh, bu ne koku böyle! Ne yiyip ne içiyorsunuz kardeşim?” demekten kendini alamamıştı.

Dakikalar birbirini takip etti. Kullandığım su bir hanenin günlük tüketimini geçti. Kafamdaki “İşi nasıl sessiz halledebilirim?” sorusu “İşten nasıl görünmeden sıyrılabilirim?”e evrildi. Bu soru ve çözümleri hakkında düşünürken “Türk’ün aklı ya kaçarken ya sıçarken çalışır.” sözünün ikinci kısmını “de facto” olarak bizzat tecrübe ettim. Artık tek amacım kimseye ifşa olmadan tuvaleti terk edebilmekti. Zira osuruğun sesi ile yüzümün eşleşmesi halinde beni mimleyen zihinler Pavlov’un köpeği gibi beni her gördüklerinde o anı tekrar yaşayacaklardı. Bu, ben oldukça beyinlerinin onlara vereceği bir hediye olacaktı.

Tuvaletler normalde bu saatlerde bu denli yoğun olmazdı ya da o zamana kadar dikkat etmediğimden bana öyle gelmişti. Fakat şimdi tuvaletler doldur boşalt bir türlü müşterisi eksilmeyen metrobüs gibiydi. Çaycı bugün dairelere çok uğramıştı galiba. Haliyle midesi çaya meftun olanın kesesinden idrar eksik olmuyordu. Prostatı olan ihtiyar, ishal olan hasta gibi dairelerle tuvalet arasında seyr-ü sefer yapması olağan hale geliyordu.

Girişi acı olan gıdanın çıkışı da acı oluyordu maalesef. Şu farkla ki işin yeme kısmı zevkliydi. Yerken soğuk içeceklerle acıyı hafifletmek mümkündü ancak çıkarırken bu işi tersten yapmak imkansızdı. En fazla yangına tanker tanker su sıkan itfaiye eri rolüne bürünebilirsiniz. Ben de harcadığım suyun üçte birini altta çıkan alevleri söndürmek için kullanmıştım zaten.

Kulağımla dikkat kesilip ortamı dinlemeye başladım. Tuvaletler neyse de lavadoda kimsenin olmadığı bir ana denk getirip çıkmalıydım. Hızlıca çıkar iki dakika sonra da yeni gelmiş gibi ellerimi yıkar, saçımı düzeltirdim. Hatta şüpheleri üzerimden çekmek için geri döndüğümde belki şu tür cümleleri tuvalette anons etmeliydim:

“Yıllık vergini toptan mı ödedin arkadaş, bu ne berbat koku?”

Veya:

“Yuh artık, aldığın evin peşinatını mı yatırdın birader?”

Yahut:

“Vücudun kentsel dönüşüme uğradı da hafriyatını mı döktün be kardeşim?”

Belki de şöyle demeliyim:

“Uzay mekiği misali sadece kafan kalıncaya kadar yakıtı biten tüm organlarını teker teker bırakarak aya çıkmayı mı denedin kahrolası herif?”

İşimin bitmesi uzun sürmüş, etrafı kollama adına beklediğim süreyi de buna ekleyince öğle paydosu yaklaşmıştı. Eğer öğle arasına kalırsam zinhar buradan çıkamazdım. Dolayısıyla en ufak bir boşluğu değerlendirmek benim için hayati bir önem taşıyordu.

Bir ara tuvalette benden başkasının kalmadığını düşünerek kendimi dışarı attım. Gerçekten tuvaletlerde kimse yoktu ve lavabolar da boştu. İçimden derin bir oh çektim. İçerideki kokuyu gidermede en âlâ oda spreyi bile aciz kalacağından havalandırma penceresini açıp çıkayım dedim. 30*30 ebatlarındaki pencereyi ayaklarımın ucuna basarak açabildim. Daha sonra hızlıca dışarı çıkmak için kapıya meylettim. Kapıdan henüz çıkmıştım ki Müdür Bey ve beraberindeki birkaç kişiyle burun buruna geldim. Müdür Bey’in ceketinin önünün ilikli, yanındakinin de grand tuvalet oluşuna bakılırsa önemli biri olmalıydı. Müdür Bey’le göz göze geldik. “Bu saatte ne işin var burada?” der gibi baktı. Ben de “Sıçmanın vakti saati mi olur?” gibisinden bakış atmak isterdim ama yapmadım, yapamadım tabi. Saygıyla hemen kenara çekilerek yol verdim. Endişeyle karışık hınzırca bir gülümsemeyle hızlıca oradan uzaklaşırken Müdür Bey’in sesini duyuyordum:

“Buyurun Müfettiş Bey. Tuvaletlerimiz gayet temizdir. Kontrolleri titizlikle yapılır. Kurum olarak farklılığımızı gösterdiğimiz bu özene borçluyuz diyebilirim.”

Reklamlar

OSURUK” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s